Edebiyatımızın çok okunan yazarı Şermin Yaşar çocuklar için kaleme aldığı bu yeni romanda annesi, babası ve hatta babaannesi bile çalışan, bakıcılarla büyüyen bir çocuğun hikâyesini anlatıyor.
Son bakıcısının da istifa etmesiyle kendi başının çaresine bakmaya karar veren kahramanımız bol kahkahalı maceralar eşliğinde hem sorumluluk almayı öğreniyor hem de büyümenin duygusal çalkantılarıyla tanışıyor.
Büyüdüm Ben! çocukların ne kadar güçlü olduğunu ama aynı zamanda ne kadar korunmaya ihtiyaç duyduklarını, sorumluluk ile yükün arasındaki ince çizgiyi ve iyi niyetle örülen bir yalanın nasıl döküldüğünü anlatan sıcak ve cesur bir hikâye.
Bitti o agucuk bugucuklar...
Bitti o sen küçücüksün, miniciksinler...
Bitti o hanimişler...
Bitti aman da aman kim gelmiiiiişler...
Bitti o dur yavrum ben yaparımlar...
Anne, baba! Beni duyuyor musunuz?
Bitti o günler diyorum...
BİTTİİİ!
Hoş geldin kendi başımın çaresine bakmalar...
Hoş geldin kendi söküğümü dikmeler...
Hoş geldin gerçek hayat!
Oh, ne güzelmiş büyümek!
Ama bi’ de bana sor nasıl büyüdüm!
Edebiyatımızın çok sevilen yazarı Şermin Yaşar’ın kaleminden okurlarını sevgiyle kucaklayan kıkır kıkır bir büyüme öyküsü...
XX. Yüzyılın en büyük din düşünürlerinden biridir. O, teolojiyle kültür arasındaki karşılıklı ilişki üzerinde ısrarla durur. Bu ilişkiyi metafizik terimlerle, özellikle varoluşçu kavramlarla temellendirmeye çalışır. Ona göre teolojinin görevi, Tanrı hakkında aktüel ve eleştirel bir tarzda konuşmak, Tanrı'nın orijinalitesini açıklamaktır. Bu orijinaliteyi açıklarken Tillich'in kullandığı temel bir kavram vardır: Şartsız. Tanrı, Şartsız'dır. Tanrı'yı kendi dışındaki var olanlardan ayıran, O'nun özüne uygun, bundan daha elverişli bir kavram olamaz.
Söyleyeceklerim çok güçlü bir etki yaratacaktı. Boğazımdaki düğüm çözülmüş, parmak uçlarım karıncalanmaya başlamıştı. Artık çaresiz hissetmiyordum, kurtulacağımı biliyordum. Önce kadına, sonra adama baktım, bir süre bu anın tadını çıkardım. Yüzlerindeki ifadenin değişeceği zamanın zevkine varabilmek için onları dikkatle izledim.
“Adım Rebecca Winter. On bir yıl önce kaçırıldım.”
On bir yıl önce öldüğü düşünülen Rebecca Winter’ın kimliğini çalan genç kadının tek amacı peşindeki polisleri atlatmaktır. Ancak bir anda kendisini gerçek Rebecca Winter’ın hayatını yaşarken bulur. Oysa hesaba hiç katmadığı bir şey vardır…
Yoksa sıradaki kurban kendisi mi olacaktır?
“Anna Snoekstra’nın bu heyecan verici romanı, genç bir kadının on bir yıldır kayıp olan bir kızın yok oluşunun ardındaki tüyler ürpertici gerçeği keşfetmesini anlatıyor. Acaba gerçeği keşfeden bu genç kadın, bir sonraki kurban mı olacak?
Gerçekten farklı ve insanı geren bir şekilde anlatılmış… Suç romanlarında yeni bir yetenek doğuyor.”
Mary Kubica
“Kaygan bir zeminde yürümek gibi… her an başka bir sürprizle karşılaşıyor okur, son sayfaya kadar tetikte olacaksınız.” Lisa Unger
“Cevapsız sorular… pek de güvenilir olmayan iki farklı anlatıcı… ve sürekli tırmanan bir gerilim.” Booklist
Bu kitabın merkezinde, dindar çevrelerde yetişmiş, ibadetlerini yıllarca eksiksiz yerine getiren fakat zamanla çeşitli nedenlerle dinî pratiklerden uzaklaşan
erkeklerin sekülerleşme süreçleri yer alıyor. Türkiye özelinde daha önce tartışılmamış biçimde mütedeyyin erkeklerin sekülerleşme süreçleri dindar geçmişleriyle
birlikte ele alınıyor. Gündelik hayata odaklanan kitap, mütedeyyin erkeklerin büyüdükleri evlerdeki dinî tablolardan mahalle sohbetlerine, evlerde dinlenen
ilahilerden okunan kitaplara ve bütün bu varoluş biçimlerinin terk edilişine uzanan geniş bir çerçeveyi saha araştırmasıyla görünür kılıyor. Furkan Dilben,
görüşmecilerin “arafta kalma”, “hamurunda İslam olma”, “ezberi unutma” ve “tevafuktan tesadüfe geçiş” gibi ifadelerinden yola çıkarak şahsi hikâyelerin
gayrişahsi anlamlarını “habitus” ve “ritimanaliz” kavramlarıyla birlikte tartışıyor. Böylece, kişisel deneyimlerle Türkiye özelindeki güncel sekülerleşme
tartışmalarını buluşturan özgün bir çalışma ortaya çıkıyor. “Ne annem ne babam biliyor benim inançsız olduğumu. […] annemin iyi hissetmesi için özellikle
dinî günlerde arıyorum. Mutlu oluyor, o mutlu olunca ben de iyi hissediyorum. Ama bu insanı ikiye bölen bir durum. İki kişi gibi yaşıyorsun hayatı.” “Bu
dünyayı öteki dünya için yaşarken, artık burası için yaşamaya başlıyorsun. Bildiğin her şey değişiyor haliyle.” “Yeni seküler hayat, en başta bir yıkım
olarak geldi çünkü artık hayatımda din yoktu ama bütün enkazın üzerinde yaşamam gerekiyordu. Elbette yıkım hemen olmadığı gibi yeni hayatım da yeni kurulmayacaktı.
Ama işin zorluğu yıktığım hayatta daha tecrübeliydim.”
Lucie’nin hayatı, anneannesini kaybettikten sonra büsbütün değişir. Anneannesiyle oturdukları çiftlik evinden taşınıp, şehirde babası, üvey annesi ve üvey kardeşiyle birlikte yaşamaya başlar. Çok sevdiği anneannesinden ona kalan yalnızca Kiraz adlı bir kuştur. Günlerini, kendisini anlayan tek dostu Kiraz’la geçirir. Lucie odasında Kiraz’ın şarkılarını dinleyerek ve penceresinin önündeki ağacı seyrederek, anneannesiyle birlikte geçirdiği eski güzel günleri düşünür. Ama Lucie’nin keşfedeceği önemli bir şey vardır: Babası, üvey annesi ve üvey kardeşi de Lucie’yi en az anneannesi kadar çok sevmektedir ve önünde onlarla geçireceği çok güzel günler vardır.
Ölmek, ebediyetten beri insanlığın en büyük korkusudur. Her insan bir gün yok olmaktan ve yapacağı her şeyin boşa gitmesinden korkar. Zaten bu yüzden ölmek ve öldükten sonra ne olacağıyla alakalı fikirler insanlık tarihi kadar eskidir.
Yazılı tarihten de eskiye giden ve bu "bilinmeyen", belki de "var olmayan" alemi açıklamak amacıyla ortaya atılan hipotezler, zaman geçtikçe çeşitli din ve mitolojilere dönüşmüştür. Kimileri hayat sona erdiği zaman bilincimizin yokluğa karışacağını, kimileriyse başka bir alemde yeni bir hayata başlayacağımızı varsaymıştır. İnsanlık halen daha öldükten sonrasına dair kesin bir bilgiye ulaşabilmiş değildir. Fakat bu kitap, en azından birçok mitolojinin ahirete dair neler kurguladığını mukayeseli bir şekilde sunmaya çalışmıştır.
Diamond Tema
Tartışmaya gerek yoktu: Benim romanlarım fantastiğe varacak denli korkunç, katillerim şeytani psikopatlar olacaktı. Öyle ya da böyle. Ama özellikle hangi katiller? Babalar elbette... Hep köken sorunları, uğursuz babalar. Aslında tüm bu kitaplar değiştirilmiş otobiyografiler. Bugünse korkudan ödü patlamış bir çocuğun gözleri önünde gerçekleşen gerçek, doğru hikâyeyi yazmaya çalışıyorum.Bu kitap benim nihai hesaplaşmam. Polisiye gerilim romanlarını sabırsızlıkta bekleyip heyecanla okuduğumuz Jean-Christophe Grangé bu kez kendi hikâyesini anlatıyor. Hiç tanımadığı ancak bir “korku hikâyesinin gölgesi” gibi varlığını hissettiren babasından başlayarak... Röportajlarında sık sık karşılaştığı “Böyle şeyler aklınıza nereden geliyor?” sorusuna cevabını Ben Şeytanın Oğluyum’la veren Grangé’nin çocukluğunun, gençliğinin ve yazarlığı seçmesinin samimi, yer yer tüyler ürpertici öyküsü...
Şehre yaklaşan kara elbiseli adamları durduran tek şey genç kadınların zılgıtıydı. O zılgıtlar karanlıkları aydınlatıyordu. Annem ve komşu kadınlar onların delik deşik elbiselerini yıkarken leğendeki su anında kırmızıya kesiyordu. Ben kardeşim Ali’yi yanımdan ayırmadan bir o yana bir bu yana koşturuyordum. Tandırdan çıkan ekmekleri götürüyordum onlara, matarada su, varsa birkaç domates ve biraz zeytin… Uzattığım mataradan su içen kızın terli yüzünü ve gülen kocaman gözlerini hatırlıyorum. Bir gece onu sedyeyle bodruma indirdiler, elini kaldırıp bana gülümsedi, sonra da gözlerini yumdu. Uyuduğunu sandım ama bir daha gözlerini açmadı. O gece bodrumda böyle yedi sedye saydım. Üzerlerine kefiyeleri örtüyordu kadınlar.
Zılgıtlar azaldıkça evlerini terk edenler de çoğalıyordu. Şehrin bitimindeki noktaya bakıyorduk. İnsanlar grup grup oraya yürüyordu, sınırı aşıp karşıya geçiyordu. Orada patlamalar yoktu, dumanlar yükselmiyordu. Ne varsa buradaydı. Taşın, toprağın, kayaların arasından hep siyah elbiseli adamlar çıkıyordu. Birdenbire çıkıp birdenbire kaybolan kertenkele gibiydiler. Annem onlar için böyle söylüyordu.